Girişimcilik modası
Son yıllarda bir girişimcilik modasıdır gidiyor.
Girişimcilik üzerine dernekler, web sayfaları, e-grupları, gazetelerde özel
ekler, dergiler, fuarlar, kurslar, krediler, devlet destekleri sardı her
yanımızı. Herkes girişimcilik üzerine konuşuyor, yazışıyor, danışıyor. Eskiden
muhtaçlara fak-fuk fondan para dağıtan devlet, şimdi neredeyse aynı miktarda
mikro kredi vererek köydeki ev hanımlarını girişimci yapıyor. Basın da bu
konuyu sevdi, her gün girişimcilik öyküleri yayınlıyor. Girişimci süper
kahraman olarak sunuluyor.
Oysa yakın geçmişimizde girişimci, çok farklı bir kavramdı.
Girişimci kendini Hulusi Kentmen’in babacan, hamiyetperver fabrikatör tiplemesi
gibi gösterirdi. Holding sahibi ağaların hep güleç yüzleri, vakıfları,
öğütleri, bağışları, mutlu aileleri görülürdü. Halkın girişimciden ne anladığı
ise “köşe dönücü”, “hayali ihracatçı”, “ihale mafyası”, “banka hortumcusu”,
“Susurluk bağlantısı” gibi deyimlerde ifadesini bulurdu. Kimse ödediği
vergiyle, kestiği faturalarla, istihdam ettiği işçi sayısıyla övünmezdi, çünkü
işin o tarafı pek karıştırılmak istenmezdi.
Avrupa rüzgarı
Şimdilerde esen girişimcilik rüzgarıysa galiba her zamanki
Avrupa üzerinden gelen soğuk hava dalgası. Avrupa’da devleşmiş şirketler var,
mal ve hizmetlerde arz fazlası nedeniyle yoğun rekabet yaşanıyor. Filler
itişirken çimenler eziliyor. Küçük girişimciler başlarına dert almaktansa bir
yerde maaşlı çalışmayı tercih ediyorlar. Geliri iyi, güvencesi sağlam olduğu
için herkes halinden memnun. Belli bir oranda işsizlik var ama, sosyal devlet
ve işsizlik parası olduğundan kimse korkmuyor.
Kimse girişimci olmayınca, yeni fikirler üretmeyince,
herşeyiyle angaje olarak çalışmayınca da ekonomi gelişmiyor. Eski sömürgelerden
Avrupa’ya akan kaynaklar da kurudu. Hantallaşmış Avrupa şirketleri dünyadan
gelen rekabete dayanamıyor. Japonlar, Koreliler, Ruslar, Çinliler, Hintliler ve
tabi bu arada Türkler, Avrupa’lıların kalesi sayılan sanayi alanlarını ele
geçiriyor. İleri teknoloji sahibi olması bile tek başına hantal Avrupa’yı
geçindirmeye yetmiyor. Bir bakıyorsunuz Çinliler uzayda geziyor, Pakiler atom
bombası yapıyor.
Devlet zoruyla girişimcilik
Avrupa Birliği için girişimciliğin gelişmesi, küçük
şirketlerin korunması, iyi iş fikrine kredi verilmesi çok önemli. AB
girişimciliği özendiriyor, öğretiyor, koruyor. Mevzuatımızı birebir onlara
uydurduğumuz için, bizde de birdenbire girişimciliğin yıldızı parladı. Devlet
girişimci olmamıza karar verdi diyebiliriz. Vakıfbank, Halkbank bu amaçla
sağlanan havuzdan girişimci kredileri veriyor. Kosgeb girişimcilik kursları
açıyor, katılanlara üste para veriyor.
Girişimci kural tanımaz
Bizde girişimci eksiği yok ki, tersine girişimci fazlası,
hatta mecburen girişimci olan bir kitle var. İnsanların üniversite kapılarında
süründüğü, girse bile iş bulamadığı, bulsa bile maaşının yetmediği bir ortamda
çoğunluk “limon satmak” peşinde. İşgücü istatistiğine bakın, %40 maaşlı, gerisi
kendi işinde veya ücretsiz aile işçisi. Sorun girişimcilik eksiği değil,
girişimcinin kural tanımazlığı. Devletin denetim görevine büyüklerden başlaması
ve heryere yetişememesi nedeniyle, küçük girişimciler arasında fatura kesmeyen,
vergi vermeyen, kaliteyi boşveren, yasalara uymayan, sözlerini tutmayan kitle
çoğunlukta. Bu ortamda girişimcilik gelişsin diye “business plan” yapmayı
öğretmek, fazla Avrupai kalıyor. Hani düğün salonunda darbukalı klarnetli
orkestra dans müziği çalar da gelinle damat vals yapar ya, onun gibi.
Çare franchise
Türkiye şartlarında ekonomiye düzen ve perakendeye disiplin
getirecek olan sistem, franchise. Franchise giren sektörün kalite çıtası
yükseliyor, çalışanlar eğitiliyor, kayıtlı sisteme geçiliyor, reklamla markanın
gelişmesi sağlanıyor, müşteri haklarına saygı gösteriliyor ve en önemlisi marka
sahipleri bunları hiçbir devlet desteği veya zorlaması olmadan, markalarını
korumak için kendiliklerinden yapıyorlar. Bu işten en karlı çıkansa devlet
oluyor. Vergi geliri artıyor, insanlar eğitilip meslek sahibi oluyor, krediler
çekler senetler ödenebiliyor, müşteri hakları korunuyor, dünya kalitesi
ayağımıza geliyor. Devletin vergi gelir artıyor, eğitim masrafı azalıyor,
insanlar iş sahibi oluyor, çekler senetler krediler ödeniyor.
Neden desteklenmeli
Buna rağmen franchise almak ve vermek için herhangi bir
teşvik yok. Franchise tebliği ile 1998 yılında getirilen avantajlar, daha neye
yarayacağı anlaşılmadan 2002 yılında kaldırıldı. Girişimciliğe verilen destek,
franchise sistemine verilmiyor. Bunun nedeni de bana kalırsa, Avrupa
Birliği’nin franchise sistemine herhangi bir özel destek vermiyor olması. Doğru
ama, onun nedeni başka. AB ülkeleri franchise firmalarını yıllarca yasa ve
yardımlarla destekledi. Markalarının franchise vererek büyümesini ve dünyaya
yayılmasını sağladı. AB ekonomilerinde faturasız çalışma, kalitesiz üretim,
eğitimsiz eleman, tüketici haklarını uygulamama, sigortasız çalışma, vergi
kaçırma gibi sorunlar yok. Devlet üzerine düşen denetim görevini yapıyor,
herkesin aynı yasalara uymasını sağlıyor. Franchise işletmeler de marka, sistem
ve yaygınlık avantajıyla bağımsız veya bayilik sistemiyle çalışanlara göre
avantaj kazandılar. Bugün artık özel bir destek gerekmiyor ve tüm dağıtım
kanalları aynı kurallara tabi hale getirildi.
Haksız rekabet
Bizde ise franchise firmalarının karşısında devlet destekli
bir haksız rekabet var. Franchise işletmeler devletin koyduğu kurallara
uyarken, bağımsız çalışan küçük işletmeler kontrol edilmiyor. Edildiğinde de
zaten kurallara uygun olmadığı belirleniyor. Bunu herhangi bir kurumu veya
kesimi suçlamak adına yapmıyorum, doğrudan devletin yayınladığı denetim
istatistiklerini alıyorum. Gıda işletmelerinin yarısı kural dışı çalışır,
satışların üçte biri fişsiz yapılır, borçluların dörtte biri borcunu ödemez, elektriğin
onda biri kaçak kullanılır vs. Üstelik bunlar sadece yakalandığı için
istatistiklere girenler. Sigortasız çalışan elemanlar, hakkını alamadığı halde
sineye çeken tüketiciler, bal diye satılan şekerler, yanlış kayıtla mükellefini
batıran muhasebeciler, hesabı şişiren lokantalar yok bu istatistiklerde.
Bu haksız rekabet doğrudan maliyetlere yansıyor. Kontrol
edilmeyen rakipleri %20-30 daha ucuza mal ediyor. Franchise işletmelerin sadece
daha hızlı, daha iyi, daha yakın olması yetmiyor. Fiyatını da pazara göre
ayarlamak zorunda. Dikkat edilirse zincir mağazalar iki yoldan birini seçmek
zorunda kalıyorlar.
Franchise çözümü
Birinci grup, ürün veya hizmetini farklı algılatabilenler.
Bunlar fiyatlarını maliyetlerine göre yükseltiyor, sektörün “birinci ligi”ni
oluşturuyorlar. Sıradan rakiplerine göre ürün veya hizmetlerini iki katı fiyata
satıyorlar. Markasızlar “ikinci lig”de oynadıklarını biliyor, düşük fiyata razı
oluyor, ama maliyetten kıstıkları için yine de güzel kar ediyorlar. Bir
porsiyon döner, bir kilo baklava, bir top dondurma, bir saç traşı için nerede
ne ödediğinizi bir düşünün, örnekleri kendiniz bulacaksınız. Ancak birinci
ligde fiyatler yükselince fazladan maliyetler de doğuyor. Daha iyi yeri daha
yüksek kirayla tutmak, daha çok elemanı daha yüksek ücretle çalıştırmak gibi.
Genel giderler artınca ancak çok işlek yerlerde sürdürülebilir bir model
çıkıyor ortaya. Ara sokaklar, kenar mahalleler gene denetimsiz markasızlara
kalıyor.
İkinci grup, aynı veya aynı gibi algılanan ürün ve
hizmetleri sunanlar. Fiyatlarını artırmak bir yana, daha aşağı çekmek
zorundalar. Bunu da ancak çok büyüyerek, çok verimli çalışarak, çok az birim
karla yetinerek yapıyorlar. Örneğin marketlerde bu tür bir rekabet var.
Franchise ülkemizde başlarda “yüksek kalite, yüksek fiyat” olarak algılandığı
için bu ikinci grup yeni yeni gelişiyor. Daha iyiyi, daha ucuza, her yerde
sunmak için zincirleşenler günden güne çoğalıyor.
Disiplinli girişim
Türkiye’nin franchise sistemine şiddetle ihtiyacı var.
Kalitesizliğin, eğitimsizliğin, kayıtdışılığın çaresi franchise. Ülkemizde
disipline, kaliteye, markaya böylesine ihtiyaç varken, franchise sistemine
herkesin arka çıkacağını sanırsınız. Tersine, devlet sanki böyle bir şey yokmuş
gibi davranıyor, basın “köşe dönme” yolu olarak tanıtıyor, bankalar “getir
teminatını al kredini” diyor, franchise alanlar herşeyi “merkezden” bekleyip
beceremeyecekleri işlere kalkışıyor, franchise verenler “önüne gelene” satıp
hayal kırıklıkları yaratıyor. Sonuçta franchise sistemi hakettiği yerden çok
aşağıda ve keşfedilmeyi, doğru uygulanmayı bekliyor.
Küçük girişimciliğe verilen destekler franchise alanlardan
ve verenlerden esirgeniyor. Girişimciliğin ülke ekonomisinin motoru olacağını
söyleyenler, dönüp franchise almanın girişimcinin yaratıcılığını kısıtladığını
söyleyebiliyorlar. Bu çok yanlış bir yaklaşım. Franchise verenlerin sloganı,
“kendi işini yap, ama kendi başına yapma”. Franchise almak disiplinli
girişimcilik demek. Franchise vermekse, başarılı girişimcinin gücünü başka girişimcilerle paylaşması demek.
Ülkemizdeki her kesimin bu gerçekleri bir an önce görmesini
ve bu sisteme sahip çıkmasını, destek vermesini umuyor ve bekliyorum.