Türkiye 1999 deprem krizinden yaz sonuna doğru sıyrıldı. Enflasyonun düşüş trendine girmesi sonucunda paralarını çalıştıran yatırımcılar gerçek işlere yöneldiler. Finans sektörünün desteği ile yapılan taksitler, tüketimi artırdı.
Siyasi istikrar, Avrupa Birliği’ne standartlarını tutturma, IMF’e ekonomiyi beğendirme gibi zorlamalarla ülkenin standartları yükselme yoluna girdi. Galatasaray da şampiyonlar şampiyonu olunca, hepimize “bu iş olacak galiba” diye bir güven geldi. Enflasyonun yarım puan düşmesini bile hayra yorar olduk.
Eylül ortasındaki Franchise fuarı, bunları doğrulayan güzel bir gösterge oldu. Her sektörden pek çok firma, franchise vermek için kolları sıvadı. Yatırımcılar her ne kadar tam anlamıyla bilinçli ve kararlı olmasalar da, oldukça istekli gözüktüler. Çoğu firma fuarda kalabalıktan başını alamadı.
Sonuç olarak ilk 9 ayı ümitli geçirmiştik ama, 2000 sonuna geldiğimizde pembe bulutlar tamamen dağıldı. Firmalarla yaptığımız görüşmelere bakarsak, fuarda franchise vermeye yönelik görüşmelerin çok azı olumlu sonuçlandı. Yatırımcının içindeki tereddüt, Aralık ayındaki krizle pekişti. Doğrusu bundan sonrasında nereye varacağını da kestirmek güç.
Franchise sektörünün bugünü ve geleceği için değerlendirme yaparsak, aslında girişimciliğin değerlendirmesini yapmamız gerekir. Sonuç olarak franchise, markalı, kaliteli, standartları olan bir girişim.
Türkiye’de kendi işini yapmaya çalışan küçük girişimcinin etrafını sarmış, sürekli orasından burasından ısıran üç canavar var.
· Devlet, her aşamada çıkardığı bürokrasi ile adeta girişimciyi ayağından yere bağlıyor. “Deli Dumrul” misali saldığı vergileriyle de, kazanandan bir alıyorsa, kazanmayandan iki alıyor. Almayacağım deyip, sonradan vazgeçiyor, geriye dönük gelirden vergi alıyor. Vergiyi vatandaşın elinden alamazsa, darphaneyi çalıştırıp, enflasyonu azdırıp cebinden alıyor.
· Finans sektörü, biraz verimsizliğinden, biraz kendi içindeki rekabet eksikliğinden, biraz devletin besleyip şımartmasından, girişimciye destek değil, köstek oluyor. Bugün artık malını satmanın tek yolu, vade, taksit, yani finansman. Toptanda olsun, perakendede olsun, peşin satmak istisna oldu. Sonuçta herkesin yolu finans sektöründen geçiyor. Aylık faiz, vade farkı, ara ödeme, limit aşımı, mektup komisyonu, işlem masrafı vs. derken, kazanabileceğimiz üç kuruşu da onlara kaptırıyoruz. Sonuçta vergi listesinde bankalar birinci sırayı alıyorlar.
· Haksız rekabet, markalı işlerin etrafındaki canavar. Çoğu sektörde markasız, standartsız, kalitesiz, kayıtsız, vergisiz, kaçak, taklit ürünler, kaliteli, markalı olanların yanında satılabiliyor. Markanın veya mağazanın sağlayacağı güvenceye para verebilen kesim bizde sınırlı. Tüketicinin çoğu, önce fiyata bakıyor. Oysa kullanım ömrü veya kullanıcıya yararı göz önüne alınsa, daha yüksek fiyata satılan ürünün daha ucuza geldiği görülecek. Ama devletin denetim fonksiyonunu yetersiz uygulamasından ötürü, standartlara uyulmuyor, tüketici riske atılıyor, vergiler alınmıyor ve tüketici düşük fiyatlarla çekiliyor. Sonuçta haksız rekabet, dürüst girişimciyi sekteye uğratıyor.
Bu ortamda hala yatırım yapan kişilerin olması, bizim ülkemizdeki üstün girişimcilik ruhunun sonucu. Girişimcimiz olağanüstü cesur, dayanıklı, ısrarcı, çare bulucu. Her gün yeni bir sorunla karşılaşıyor, hepsini de çözmeyi bir şekilde başarıyor. Eğitimi eksik ama, yapabildiği kadar kendini yetiştiriyor. Bu özelliklerinden ötürü franchise almadan önce “ben kendim de yaparım” düşüncesine kapıldığı oluyor ama, markanın disiplinini benimseyen çok sayıda girişimcimiz de var. Hem franchise almasa da, vermeyi deniyor. Sürekli yeni yerli franchise zincirler çıkıyor. Dışarıdan gelenlerden çok, özellikle Anadolu’dan çıkan işler, tüketiciye daha yakın oluyor.
Ülkedeki tüm zorluklara rağmen, girişimcilik için franchise yönteminin Türk girişimcisine uygun bir model olduğuna ve gelecek yıllarda da gelişmesini sürdüreceğine inanıyorum.